DOĞADER Dünya Çevre Günü Bildirisi

DOĞADER’in hazırladığı raporu sizinle payşalıyoruz.Yaygınlaştırılması dileği ile

 

 

 

Anayasamızın 56. maddesi:

 

Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

 

Anayasamıza göre çevre sağlığını korumak ve kirliliği önlemek, devletin birincil görevi olduğu halde; son 5-6 yılda değiştirilen ve yeni çıkartılan kanunlar, çevreyi ve doğayı korumak bir yana yaşam alanlarını tümüyle yıkıma sürükleyerek geleceğimizi tehdit eder boyuta getirilmiştir.

 

DOĞADER’in hazırladığı elinizdeki raporu incelediğinizde, bu kanunların hiç birinin bizler için düzenlenmediği fark edeceksiniz.

 

Bu kanunlar, bizlerin yani halkın kanunları değildir.

 

Bu kanunlar, doymak bilmez sermayenin, var olmak için herşeyi yok etmeye hazır kapitalizmin, azgınlaşmış piyasaların kanunlarıdır. Ulusal ve ulus ötesi sermayenin işbirliğiyle onların talepleri doğrultusunda hazırlanmış ve yasalaştırılmıştır.

 

 

İşte Türkiye’nin Çevre Raporu

 

Maden Yasası Değişikliği (26 Mayıs 2004)

·         Yasadaki koruma niteliğinden vazgeçilerek yeniden düzenlendi.

·         Ulus ötesi tekellerin isteği doğrultusunda tarım ve doğal alanlarımız maden ocağı haline getirilerek ormanlarımız ve yaşam alanlarımız talan edildi.

·         Bursa’mızın yeşil dokusu, kanun değişikliğiyle maden niteliği kazanan taş ve mermer ocakları tarafından yağmalandı ve halen yağma devam etmektedir.

·         Harcadığı aşırı enerjiyle karbon yükü en ağır sanayi olan çimento fabrikaları için birçok ülkede güçlü yasaklar getirildiği halde ülkemizde gereksiniminin çok üzerinde çimento fabrikası kurulmasına izin verildi. Halen 10 çimento fabrikası inşa halindedir.

 

 

 

 

Turizmi Teşvik Yasası Değişikliği (27 Temmuz 2003)

·         8,7 milyon metrekare doğal alan, turistik tesislere insafına terk edildi.

·         “Ormanların orman olarak kalmasında üstün kamu yararı vardır” diyen Anayasa Mahkemesi kararına rağmen, ormanlar turizm adına katledildi.

 

 

Kıyı Yasası Yönetmelik Değişikliği (30 Mart 2004)

·         Kıyılarımızdaki doğal alan ve ekosistemin korunma içeren maddeler değiştirildi.

·         Kıyılardaki ekosistemin bozularak yağmalanmasına, betonlaşmasına neden olacak biçimde ulusal ve ulus ötesi sermayenin talanına yönelik yasal zemin oluşturuldu.

·         Denizin en yoğun canlı alanını barındıran sığ sular olduğu bilindiği halde denizin doldurularak yeni kıyı çizgisi oluşturmak için yasal zemin hazırlandı.

·         Galataport ve Karadeniz Sahil Yolu gibi ekosistem ile insan deniz ilişkisini yok eden olumsuz uygulamalara yasal duruma getirildi. Son olarak  Gemlik-Bandırma sahil otoyolu ile deniz, sahil ve orman ekosistemleri ile Kocaçay Deltasını yok etmek istemektedirler.

·         Kıyılardaki kaçak yapılara af getirilerek, kaçak yapı sahipleri ödüllendirildi. Bu durum yeni kaçak yapıları teşvik etti.

 

 

Tohumculuk Yasası (8 Kasım 2006) 

·         Ülkemizin tarım ve gıda egemenliğine büyük darbe indirdi.

·         Kamu, tohum üretim alanı dışına çıkartılarak, tohumun sertifikalandı rma, ticaret ve denetimi özel şirketlere bırakıldı.

·         Tohum ve fidanı denetimleri altına alan ulus ötesi tohum şirketleri ve Türkiye’deki yerli ortakları, çiftçinin tohumunu saklama ve fazla tohumunu satma olanağını elinden alacaklar, çiftçiyi tümüyle şirketlere bağımlı kılacaklar.

·         GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) lu tohumların ekim dikim ve ithalatına yeşil ışık yakacaklar.

·         Biyogüvenlik Yasa Tasarısı ile GDO’lu tohumların ülkemizdeki dolaşım ve kullanımı serbestleştirilecek.

·         IMF ve Dünya Bankasının direktifleri doğrultusunda çiftçinin masrafı, hasatı karşılayamaz duruma getirildi.

·         Yabancılara satılan bankalar, aldıkları kredileri ödeyemeyen çiftçinin tarlasına el koyma aşamasına geldi.

·         Tarım Üretim Kooperatifleri, işlevsizleştirilerek çiftçi tüccarın insafına terk edildi.

 

 

Enerji (Enerji Verimliliği - Nükleer ve Termik Santraller)

·         18 Nisan 2007 tarihinde yasalaşan Enerji Verimliliği Kanunu, yaptırım gücünden yoksun olduğu için öneri niteliğinden öteye geçemedi.

·         Ülkemizde bugün ürettiğimiz elektriğin iki katı yalnızca rüzgar santralleri ile üretilebilecekken, sonu gelmez tehlikeli bir yol olan nükleer santraller kurulması için 9 Temmuz 2007 tarihinde yasa çıkartıldı.

·         Yabancı ülkelerin kurtulmak istediği nükleer atıklar, çeşitli bahanelerle yurt dışından getirilerek ülkemizi nükleer çöplüğe çevirecek yasal zemin yaratıldı. (14 Ocak 2004)

·         Ülkemiz küresel ısınmadan en çok etkilenecek en riskli ülkelerden biridir.

·         Küresel ısınmanın asıl sorumlusu termik santraller olduğu bilindiği halde yeni termik santraller ihale edildi. Halen 47 termik santral kurulma aşamasında bulunmaktadır.

 

 

Tarım alanlarının amaç dışı kullanımı

·         Ülke topraklarımızın büyük çoğunluğu verimsiz bozkır alanlar olmasına karşın sayıları 20 binin üzerinde olan atölye ve fabrika yatırımları yasalara aykırı olarak verimli tarım alanları üzerine yapılmıştır.

·         Bu sanayi yatırımları ile birlikte ortaya çıkan konut gereksinimi de yine aynı tarım alanları üzerinden karşılanmıştır.

·         Kanunlarca korunan tarım alanları, çeşitli siyasal ve rant oyunlarına kurban edilerek tarım alanlarının betonlaşmasına göz yumulmuştur.

·         İznik Gölü yakınlarında kurulan Cargill, tarım alanları üzerine kurulduğu için açılan davalarda mahkemece verilen yürütmeyi durdurma ve kapatma karaları siyasal iktidarlar tarafından uygulanması gibi hukuksuz bir ortam yaratılmıştır.

·         Başbakan Erdoğan’dan, ABD eski başkanı Bush’un ricasını kırmamış, boyunduruk altındaki bir devlet gibi TBMM’nden Cargill’e özel bir yasa çıkartarak Cargill kurtarılmıştır. (24 Kasım 2006)

 

Su kaynaklarının özeleştirilmesi

·         15-22 Mart 2009 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan Dünya Su Forumu toplantısı ülkemizdeki su kaynaklarının özel sektöre devrini amaçlıyordu.

·         Dünyada örnekleri bulunan uygulamalarda içilebilir suya erişimin daha zorlaşıp pahalandığı ve halkın susuzluk çeker duruma geldiği bilinmektedir.

·         Ülkemizdeki su kaynakları özel sektöre devri için DSİ görevlendirilmiştir.

·         Doğu Karadeniz’de sayıları yüzleri bulan hidroelektrik santralleri yasalara aykırı olarak ihale edilmiştir. Bu santral yapımları açılan davalarla bazıları durdurulmuştur.

·         Hidrolik santraller artık elektrik üretmekten çok baraj gölündeki suyun ticareti üzerine kurulmaktadır.

 

2/B Ormanların Satılması ve Milli Parklar

·         Orman ve yeşil alanlar kendi başına bir ekosistem olmasının yanında, küresel ısınmaya neden olan havadaki karbondioksiti emerek küresel ısınmayı yavaşlatan karbon yutaklarıdır.

·         Yasalara göre yüksek düzeyde koruma altında olan ormanlarımızı devlet gerektiği gibi korumadığı için Cumhuriyet tarihinden bu yana 4 kez toplam 13,5 milyon dönüm orman, orman alanı dışına çıkartılarak işgalciler ceza yerine ödüllendirildi.

·         Şimdi , geçmişten ders alınmadığı için Çevre ve orman Bakanlığı 4,73 milyon dönüm orman alanını daha orman alanı dışına çıkarmak istiyor.

·         Maden Kanunu, Turizmi teşvik Kanunu, Kıyı Kanunu gibi kanunlarda yapılan değişikliklerle ormanlar, devlet eliyle kapitalizm yani sermayenin aç gözlü saldırılarına açık duruma getirildi.

·         Milli parklar, yasa gereği, insan etkinliklerinin sınırlandığı kendi doğallığına bırakılması gereken alanlar olması gerekirken Uludağ ve Ilgaz dağları örneğinde olduğu gibi yasa dışı olarak turistik tesis yapımına göz yumuldu.

·         Uludağ Milli Parkı, Bakanlar Kurulu kararıyla turizm alanı olarak ilan edildi. (13 Şubat 2006) DOĞADER’in de içinde bulunduğu davacılar tarafından mahkeme kararıyla bu kararın yürütmesi durduruldu.

 

Sulak alanlar

·         Ülkemizdeki sulak alan tanımına giren dere, nehir ve göllerimizin tümü, sanayi ve evsel kaynaklı kirlilik tehdidi altındadır.

·         26 Nisan 2006 tarihinde meclisten geçen Çevre Kanunu gereği nüfusu 100 binin üzerinde olan belediyeler 3 yıl içinde kanalizasyon arıtma tesisi kurmak zorundaydılar. Bu 3 yıllık süre dolduğu halde ülke genelinde pek çok belediyenin kanalizasyon arıtma sistemi bulunmuyor.

·         Sanayi üretimi sırasında ortaya çıkan kimyasal atık suları arındırmak yasa gereği olmasına rağmen pek çok sayıdaki tesis atık sularını dere ve göllere boşaltmakta, bunu önleme yükümlülüğü olan devlet kurumlarındaki yetkililer, bu durumu görmezlikten gelmektedir.

 

Çevre Kanunu (26 Nisan 2006)

·         Kanunda çevre ihlallerine ilişkin cezalar yalnızca para cezasına indirgenerek sanayiciye ‘Kirletirsem öderim’ serbestliği tanıdı.

·         Nükleer Santral konulu çalışmalarda kurt kuzuya teslim edildi. Yetki, Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan alınarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na devredildi.

·         Maden arama, petrol ve jeotermal kaynak belirleme çalışmaları, ÇED-Çevre Etki değerlendirme süreci dışında bırakıldı.

·         ÇED raporu alınmadığı halde arama çalışmalarına izin verilen rezervin %10’unu işletilmesine izin verildi.

·         Belediyelere atıksu arıtma tesisi kurmaları için 10 yıllık süre tanınarak, 10 yıl daha kirliliğe izin verilmiştir.

·         Kanunda nüfusu 100 binin üzerinde olan belediyelere verilen 3 yıllık süre 2009 Mayıs ayında dolduğu halde sayıları 170’i bulan 100 binlik belediyelerin çok büyük çoğunluğunda halen atıksu arıtma tesisleri için kurmak bir yana plan dahi yapılmamıştır.

·         Belediyeler, atıksu arıtma tesisi yapımı konusunda uluslar arası lobilerin insafına terk edilmiştir.

·         Atıksu arıtma projelerinde yeterlilik, ileriye doğru geliştirilebilirlik, teknoloji transferi ve örnek projeler hazırlayarak belediyelerin kullanımına sunma gibi konular, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın görevi olduğu halde, kanunda bu konularda bir yükümlülük getirilmemiştir.

·         Yetkili makamlar, denetim ve sorumluluklarını yerine getirmediği için halen on binlerce fabrika ve atölyelerin atıklarını bacalardan ve lağımlardan doğaya bırakılmaktadır.

 

 

ÇED-Çevre Etki Değerlendirme Yönetmeliği (17 Temmuz 2008)

·         1983’te altı ay içinde çıkartılmak üzere başlayan Çevre Etki Değerlendirme Yönetmeliği çalışmaları, ulusal ve ulus ötesi sermayenin engellemeleriyle 10 yıl sonra 1993’te yürürlüğe girdi.

·         ÇED yönetmeliği 1993’ten sonra tam 5 kez değişikliğe uğradı.

·         Yatırımcının istediği yönde ÇED yönetmeliğinde yapılan her değişiklik, çevre koruma ilkelerini yıpratarak içeriği boşaltıldı.

·         Yatırım yapılacak alanda, bir yıl gözlem ve incelemenin ardından üç aylık süre içinde teslim edilen raporlar,  3 ay gibi bilimsel incelemenin olanaksız olduğu süreye indirgendi.

·         ÇED raporları, yapılacak yatırımın çevreye zararsız olduğu yalanını kanıtlamaya çalışan bilimsel değeri olmayan raporlar olarak çıkartılmaktadır.

·         Bilimsel gerçekler gözardı eden ÇED raporları, insan ve doğanın aleyhine kullanılmaktadır.

 

 

Not: Bu rapor DOĞADER – Doğayı Çevreyi Koruma ve Doğa Sporları Derneği tarafından hazırlanmıştır. 5 Haziran 2009

Bu Dunya Bizim Degil…

 

DOGADER

Dogayi ve Cevreyi Koruma Dernegi

Tel: (0224) 222 96 01

www.dogader.org

 

Sehrekustu Mah. Cemal Nadir Cad.

Koyuncuoglu Apt. No:5 Kat:2 BURSA

(Pirinchan arka kapisi karsisinda)

 

Etiketler:

MİNİK KARPUZ PEPQUINO

MİNİK KARPUZ PEPQUINO

 

 

Kendisi küçük ama fiyatı büyük olan bu karpuzların herbiri zeytin kadar.Güney Amerikada bir ormanda keşfedilen Pepquino adlı bu minik karpuzlar Avrupanın yeni gözdeleri oldular. Hollandalı bir girişimci-çiftçi tarafından Avrupaya getirilen bu minik karpuzlar şimdi Avrupada çeşitli yerlerde piyasaya çıktı.

İngilterede geçtiğimiz gün görücüye çıkan Pepquino adlı bu minik karpuzlar, tadını merak edenlere 250 gramı için 10 sterline maloldu. Bir zeytinden biraz daha büyük olan ve yaklaşık 3 santim olan Pepquinolar, salatalık tadında ve çerez gibi yeniyor.

Etiketler:

Pembe Domates Ağı

Bizler

“Pembe Domates Ağı” (PDA) http://www.pembedomates.org/  üyeleri olarak;

 

        Başta; Anadolu’nun en değerli ve en has ürünlerinden olan,  yok olmasını önlemek ve daha önceleri olduğu gibi, günümüzde de kuşaktan kuşağa aktarılan “doğal döngüsünü sürdürmek” amacıyla “Evladiyelik (’Heirloom’) Pembe Domates”in 4 yıldır yeniden üretilmesine çalışmaktayız. Bizler profesyonel tarım uzmanları, tarıma dayalı ticaret erbabı ya da çiftçi değiliz. Bizler, geniş bahçeleri olmasa da balkonlarda ve saksılarda “kentte tarım” yapılabileceğini gören ve bunu deneyerek başarmış, İnternet üzerinden iletişim kurarak bir toplumsal ağ kurmuş, duyarlı kentlileriz. İçimizde az sayıda olsa da Pembe Domatesi bahçe ve tarlasında yetiştirenler de var. Bir rastlantı sonucu fark ettiğimiz ve balkonda yetiştirdiğimiz ilk doğal pembe domateslerin tohumlarını da kendi aramızda ve “karşılıksız paylaşarak aynı yöntemlerle sürdürülmesi koşuluyla” neredeyse tüm Türkiye’ye yaymış bulunuyoruz.

           Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, İsveç, Bulgaristan, Rusya ve daha birçok ülkede lezzeti ve bozulmamış niteliği nedeniyle yüksek değere sahip olan Pembe Domates, tohum paylaşımı sayesinde, kendi yeniden topraklarında değer kazanmış önemli bir tarım ürünüdür. Özellikle “Heirloom” yani genetiği ile oynanmamış, doğal tarımla üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan tohumlar, endüstriyel tohumlara nazaran kat be kat değerlidir.

        Ülkemizde tıpkı Pembe Domates gibi çeşitliliği ve değeri çok yüksek olan 3 bin’den fazla “endemik”; “kendine has”, tarımsal bitki türü ya yok olmuş, ya da yok olmağa mahkûm durumdadır.

        Yüzyıllardan bugüne, hiçbir bozulmaya uğramadan çiftçilerin çabalarıyla tarımda “üretilebilirliğini” sürdürmüş bitkilerimizin yok olma fermanı sayılan ve 2011′de yürürlüğe girmesi planlanan “TOHUMCULUK YASASI”nın  bu haliyle çıkmasını önlemek, evrene, doğaya ve gelecek nesillere olan en büyük sorumluluklarımızdandır. 

        Ayrıca, şu sıralar tartışılmakta olan ve yürürlükteki 31/10/2006 tarih ve 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu’na dayanılarak çıkarılması planlanan “Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik” taslağında yer alan,  “Tohumların Kayıt Altına Alınması” koşulu, bu ülkenin tarımına vurulabilecek büyük bir darbe niteliğindedir. Çünkü tohumunu kayıt altına aldırmayan çiftçinin kaderi, “ıslah yetkisi”ni elinde bulundurarak, tohumculuk alanında faaliyet gösteren, çoğunluğu yabancılara ait şirketlere terk edilmektedir. Yönetmelik, doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliği mekanizmasının önünü açmaktadır. Oysa yerel ve doğal türler, binlerce yıl kuşaktan kuşağa devredilen “geleneksel ıslah çalışmaları” sonucu ortaya çıkmış, küçük çiftçilerin ortak emeğinin sonucu gelişmiş tohumlardır. 

        Bu topraklarda yüzyıllardır, insan emeğiyle tamamen doğal ortamında oluşan evladiyelik tohum ve çeşitliliğini, “kayıt” ve “patent” zorunluluklarıyla yok edecek bu yasa tasarısının ve keza mevcut kanuna bağlı olarak çıkarılacak “Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik”in yeniden, uzman kurullar tarafından ve tüm kamuoyu önünde açıkça tartışmaya açılmasını istiyoruz.

Etiketler:

Delikanlısızlık

Delikansızlık

 

-Beyefendi birşey sorabilir miyim?

-Buyrun sorun.

-Adalet mülkün temelidir!Peki adaletin temeli nedir?

-Bilmiyorum,siz söyleyin.

-Cevap:neskafedir..

 

Bakıköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi servislerinden birinin önünde ilaç mümessili arkadaşlarımla beraber yanımıza yaklaşan bir hasta ile yukarıdaki diyoloğu yaşamıştık.

 

Adaletin temelini arayan bir şizofren…

 

Toplumsal erime,çöküş,kirlenme her gün yeni bir örnekle karşımıza çıkarken acaba adalet duygumuz ne kadar sağlıklı kalıyor?

 

Küçücük bir ilçe ,onunla ilgili olumsuz haberler,haberlere yapılan olumsuz yüzlerce yorum..

Haberlerin oluşumuna sebep olan vakaların yüksek bir oranda cinsel istismar suçu olması..

 

Öncelikle suçlu olanların bu vakaların yanlarına kalmaması için cezalandırılmaları gerekiyor.Toplumsal güven duygusunun tamiri için ilçemizin her ferdinin sorumluluk alması gerekiyor.Adli makamlarımızın büyük bir hassasiyetle üzerine gittiği ve takip ettiği koğuşturmanın tüm failleri ortaya çıkartacağına güvenimiz tamdır.

Her türlü bilgiyi adli mercilere ulaştırmak ,her bireyin kendi ailesinin geleceği için önemlidir.

Pisliklerin temizlenmesi için adli mercilere destek olmalıyız.

 

Memleketimizin başına gelen yaşanan vakalar bir ders olmamış ki,bu sapkınlıklar yaşanmaya devam edilmiştir.Kimsenin insanlığa ihanet etmesine izin verilmemelidir.

 

Eskiden ilçemizde otokontrol yöntemi olan mahalle delikanlıları vardı.Yaşlı ,kimsesizlerin bakımından ,hizmetlerinin görülmesinden mahallelerin güvenliğine kadar birçok sosyal görevi üstlenirlerdi.Mahallelerde hırsızlık,uğursuzluk olmazdı.

 

Memleketimizde yaşayan insanların hepsinin aynı kefeye konması ve yargılanması doğru değildir.Toplulumumuzun sağlığı ve yaşadığı travmanın giderilmesi için yapılması gereken tek şey suçluların tespit edilip cezalandırılmasıdır.

 

Her türlü kötülükten,her türlü istismardan,peşin yargıdan uzak bir toplum dileklerimle..

 

Etiketler:

İmeceevi

IMECE EVI ’ NDEN EKOLOJIK YASAM IÇIN

 ÇAGRI

 

 

Kazdağının eteklerinde yaktığımız çoban ateşi büyüyorrrrr!!!!!!

 

2007 yılında “başka bir dünyanın mümkün olduğunu” sadece sözle değil, yaşayarak da gerçekleştirmek üzere, ekolojik köy girişimimizin ilk ayağı olan İmece Evi’ ni kurmuştuk.

 

2008 yılına kadar geçen sürede, ekolojik tarım ve hayvancılık, doğal ürünler ve bu ürünlerin üretimleri ile ilgili atölye çalışmaları, seminerler ile aktivitelerimizi büyüttük ve yeni katılımlarla topluluğumuz da genişledi.

 

Bugün İmece Evi, 2008 Eylül ayında başlattığı vizyonu ve proje çalışmalarıyla kendini ortaya koyan bir topluluk oldu.

 

 

Ekoköyümüz …

Artık ekoköy kurma girişimimiz gerçekleşiyor.

Köyü kuracağımız bölgeyi Ege’de belirleyip, ilk arazilerimizi aldık.

 

 

 

Dernegimizi kurduk ::-)

Deneyimlerimizi paylaşmak ve benzeri girişimlere destek vermek üzere, “İmece Ekoköyü Doğal Yaşam ve Ekolojik Çözümler Derneği” ni kurduk. Ekoköyde yaşayanların yanı sıra, İmece Topluluğunun bir parçası olmak isteyenleri de dernek çatısı altında buluşmaya davet ediyoruz.

 

 

 

Kooperatifimiz….

Mevcut İmece Evi-Deniz işletmesinde ve Ekoköydeki faaliyetlerimizi kooperatif tüzel kişiliğinde yürütmek için ana sözleşmemizi bitirmek üzereyiz.

 

Artık hem yaşam, hem de ekonomik organizasyonumuz olan kooperatife üye olmak isteyen kurucu adaylarıyla kucaklaşmaya hazırız.

 

 

ÇAGRIMIZ;

 

 

Bu çağrımız, eleştirdiğimiz tüketim sisteminin dışına çıkmaya hazır olanlara,

 

Bu çağrımız, sade ve ekolojik yaşama yüzü dönük olanlara,

Bu çağrımız, insanın da doğanın bir parçası olduğuna inanan ve hep birlikte uyum içinde yaşamaya istekli olanlara,

Bu çağrımız, evrensel değerlere, iletişime,dinlemeye,öğrenmeye ve öğretmeye, dayanışmaya öncelik verenlere,

 

Bu çağrımız, dünyada olup bitenlere sessiz, kayıtsız kalmayanlara,

 

Bu çağrımız, tüm değerlerin altüst olduğu ve kaynakları hoyratça tüketilen gezegenimizi onaracak, her kesimden, aklı dayanışma, kalbi sevgi ile çalışanlara,

 

Bu çağrımız, kariyerlerinden,statülerinden arınıp bizimle uyumlanmaya hazır olanlara,

 

Hem kendi hem de çevresindeki,ötedeki,berideki,diğeri ve başkalarına karşı sorumluluğunun farkında olanlar;

 

Birlikte, ekolojik, sürdürülebilir, sosyal ve ekonomik eşitliği benimsemiş, uzlaşı ve dayanışma içinde, “ortak karar, ortak kasa ve ortak kazan” ilkesiyle yaşanan, kendi kendine yetmeyi hedef alan, sade ve doğayla uyumlu örnek yaşam modelleri oluşturalım.

 

Biz, İmece Evi Topluluğunu oluşturanlar, bu temel amaç çerçevesinde;

İmece Evi Deniz ve İmece Ekoköyü’ nün yanı sıra İmece Evi Şehir yerleşimlerini de hayata geçirmek üzere çalışıyoruz.

 

Bizi bir araya getiren ve toplulugumuzun

 vizyonunun temelini olusturan ilke ve

 degerlerimiz;

 

Ortak  karar, ortak kasa ve ortak kazan

Topluluğumuz dününü, bugününü ve geleceğini ilgilendiren konularda ve her ihtiyaç-istek  belirtildiğinde ortak karar alır. Kar amacı gütmeden oluşturduğumuz ekonomi ortak olup, her bilgi gibi ekonomi ile ilgili bilgilerde üyelerimizin her zaman ulaşabilecekleri şekilde düzenlenir.

Genellikle  yemekler birlikte yenir. Yemek, grubumuzun aitlik duygusunu ve keyfini paylaştığı alanlardır.

 

Ekonomik Bağımsızlık

Her fırsatta takas mekanizmasını çalıştırarak, doğal tarım,  hayvancılık ve diğer üretimler ile mümkün olduğunca  kendine yeten bir işleyişin oluşturulması benimsenir. Diğer ihtiyaçların giderilmesi için ise şehirdeki dostlarımızla oluşturulan ürün paylaşım ağı ile kapalı ekonomi yaratılarak bağımsız bir sistem sürdürülür.

 

Çevreyle Uyum 


Tüm faaliyetlerimizde, tüketimi en aza indirerek, yerel ve doğal ürünleri tercih ederek, atıkları doğal olarak dönüştürerek, çevreye zararlı kimyasal ve endüstriyel ürün ve ambalajları kullanmadan, doğal ve sade bir yaşam biçimi benimsenir. İhtiyaçlarımız tüketime yönelik alışkanlıklarla değil, bilinçle, ekolojik çözümlerle belirlenir.

Yerel ve geleneksel değerler ile uyuma önem verilir.

 

Diğerlerine Saygı
Diğer insanlara (farklı kişilik yapılarına, etnik ve kültürel kökenlerine, dini ve siyasi görüşlerine, geçmişlerine ve sorunlarına), başkalarının mülküne ve ortak mülke, tüm canlı türlerine gönülden saygı duyulur.

Yaşam alanımızda ki tüm nesillerin, kişisel ve sosyal potansiyellerini yaratıcı bir şekilde geliştirip, ifade edebilmeleri için gerekli koşullar hazırlanır ve desteklenir.

 

Toplumsal Cinsiyet ve Dezavantajlı Gruplar

Cinsiyet eşitsizliği ve psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı kişi ve gruplara duyarlılık esastır. Ekoköy yerleşimimizde, kişilerin onurlu, eşit ve saygın bir yaşam düzeni içinde olmaları benimsenir.

 

Birey Olmak ve Özgürlük

Ekoköy yerleşimcilerimiz birey olmaya ve topluluk yaşamına aynı hassasiyet ile yaklaşır. Topluluk yaşamı, bireylerin, duyguları, düşünceleri ve davranışları ile bütünlük içinde kendilerini var etmelerini destekler. Gönüllülük temelinde bir araya gelmiş bireylerden oluşan topluluğumuzda, kendi sosyal işleyişini, topluluğu gözetecek ve birliğini koruyacak biçimde sürdürür.

 

Duygusal Olgunluk ve Kişisel Bütünlük

Özünde, sözünde ve davranışlarında, uyum içinde olunması benimsenir. Ekoköy yerleşimcisi olma kararının, kişisel ve sosyal bir farkındalıkla ve sorumluluk duygusuyla alınmış, özerk bir karar olması beklenir.

 

Doğrudan İletişim
Duygu ve düşüncelerin, açık, net ve dürüstçe ifade edilmesi ve başkalarını kalpten dinlemek, içtenlikle anlamaya çalışmak; aleni veya özel konuşmalarda, başkalarını yeren, karalayan ifadeler kullanmamak, insanlarla doğrudan yüz yüze konuşmak kabul edilir.

 

Sorumluluk
Eylemlerin ve hataların sorumluluğunun üstlenilmesi, yapıcı eleştirileri dinlemeye açık olup başkalarına uygun dille ve saygılı bir şekilde yapıcı eleştiriler sunarak, kişisel gelişime katkıda bulunulması beklenir.

 

Şiddetsizlik
Tavır ve isteklerin başkalarına dayatılmaması; baskıcı, şiddet içeren (fiziksel, sözlü ve psikolojik) eylemlerin durdurulması ve bu eylemler gerçekleştiğinde yapılan müdahalelerin kabul edilmesi beklenir.

Sorunların çözümünde diyalog, etkililik, kalıcılık ve uzlaşma benimsenir.

 

Dayanışma
Bir ekoköyde birlikte yaşamak, herkesin gönüllü dayanışmasına ve açık iletişimine dayanır. Bu yüzden bütün üyelerin elinden geldiğince, ortak ihtiyaçların karşılanması için çalışması, katkıda bulunması beklenir.

 

Bilgi Paylaşımı

Bilgi ve deneyimler, sosyal ve eğitsel bir merkez olma perspektifiyle ilgili kişi ve kurumlarla paylaşılır.

Topluluğumuzda bilgi ve deneyimlerin, yerel, ulusal ve uluslar arası sorunların çözümünde etkili bir şekilde kullanıldığı yaşam alanları yaratılır.

 

Toplumsal sorumluluk

Başta Ekoköy ve yakın çevresi olmak üzere halka halka genişleyerek, gezegenin tümünde yaşayan canlı ve cansız varlıkların evvel zamandan beri oluşturdukları dengenin, ekosistemin korunması çalışmalarına etkin olarak katılıp, kamuoyu oluşturarak, tehdidin ortadan kalkması için çaba gösterilir,

 

Anlaşmalara Sadakat
Üyelerimizin yaptıkları tüm anlaşmalarda, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeleri, yasaların, yönetmeliklerin, devlet kurumlarının, ekoköyde yaşarken imzalanan sözleşmelerin gerektirdiği tüm sorumlulukları üstlenmeleri, herhangi bir kamusal cezaya (trafik, maliye, çevre, vs) ya da hasara neden olduklarında, bunu şahsen ödemeleri beklenir.

 

Adanmışlık
Üyelerimiz tüm eylemlerinde bu ortak zeminde belirtilen değerlere uygun davranmayı kabul ederler.

 

Sevgilerimizle ::-)

İmece Evi Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Çiftligi.
İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği.
Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi.

 

www.imeceevi.org
0286-7526043
0533-2168359
0552-4142363
0546-6335979

 

İmece Evi-Deniz’in adresi;
Arıklı sahili,Kücükkuyu-Assos yolu 5.km. Çanakkale (Kuzey Ege-Kazdagı)

 

İmece Ekoköyü’nün adresi;
Ege bölgesi. Tam adresi Eylül ayında sizide çağırıp açıklayacağız.

 

www.imeceevi.com
www.imeceurunleri.blogspot.com
www.imecemedya.blogspot.com

 

Duyuru grubumuz;

http://tech.groups.yahoo.com/group/imeceevi
 

Haberleşme grubumuz;

http://tech.groups.yahoo.com/group/imeceiletisim
 

Üye olmakta zorlanıyorsan bizden yardım isteyebilirsin ::-)

 

Şehir bağlantılarımız;
İstanbul
Mustafa Ülgen 0533-7405395
Tülay Ararat  0532-2236554

 

Ankara
Hatice Doğan 0534-2234945

Etiketler:

Peynirci Baba’nın 14. Şubesi Küçükyalı’da Açıldı

 

Peynirci Baba’nın 14. Şubesi Küçükyalı’da Açıldı

Yöre Şirketler Gurubu bünyesinde hizmet veren Peynirci Baba Kahvaltılık Marketleri zincirine bir yenisi daha eklendi.

Genç işadamı Ali Keskin’in sahipliğini yaptığı Peynirci Baba’nın 14. şubesi, İstanbul Anadolu yakasında Küçükyalı’da hizmete girdi. Her geçen gün hizmet ağını genişleten Peynirci Baba’nın açılışına bölge halkı yoğun ilgi gösterdi.

Merkezi Gebze’de bulunan, Yöre Şirketler Grubu’na bağlı kahvaltılık ürünler toptan ve perakende satışını “Peynirci Baba” markası altında gerçekleştiren şarküteri zinciri 14. şube ardından, 15. şubesini Kartal, 16. şubesini de Çekmeköy’de açmaya hazırlanıyor. Peynirci Baba’nın İstanbul, Gebze ve Kocaeli geneli başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde faaliyet gösteren 14 şubesinin yanı sıra, Türkiye geneline toptan yöresel kahvaltılık ürünler satışı var. Yöresel, bölgesel kahvaltılık gıda ürünleri satan Peynirci Baba’da her çeşit peynir, zeytin, yumurta, tahin, pekmez, helva çeşitleri, salam, sucuk, reçel, bal ve süt ürünleri gibi yüzlerce yöresel ürünler yer alıyor. Net-Ba, Bil-Ba ve Peynirci Baba gibi şirketleri bünyesinde barındıran Yöre Şirketler Grubu gıda, tarım ve spor giyim alanlarında geniş ürün yelpazesi, güvenirliliği, kalite anlayışı ve başarılarıyla bugün bölgenin en önde gelen firmalarından biridir.

Anadolu’nun tüm yörelerine ait yöresel peynir ve kahvaltı çeşitlerini en uygun fiyata müşterilere sunduklarını belirten Keskin, “Peynirci Baba sektörde 35 yıllık deneyimi olan bir firmadır. 35 yıldır hijyenik bir ortamda, güler yüzlü personelimizle, müşterilerimize her yöreye ait değişik lezzetleri sunuyoruz. Mağazalarımızda yöresel ürünlerin yanı sıra Pınar, Sütaş, Aytaç, Coşkun, Beşler, Koksa, Apikoğlu ve daha birçok ünlü markanın ürünleri satılıyor” dedi.

Geleneksel yöresel ürünlerin tüketiciler tarafından beğenilen bazı ayrıcalıklı duyusal tat ve özelliklere sahip olduğunu belirten Keskin, şöyle dedi: “Bu özellikler kültürel ve coğrafi etkenlerden kaynaklanabilir. Beğenilen kaliteyi sağlamak veya sürdürebilmemiz için bu gıdaları ait oldukları bölgelerden temin ediyoruz. Bir bölgenin veya yörenin herhangi bir ürünü diğer yörelerde üretilenlerden farklı olabilir veya yöre üretilen bir tarım ürünü ile ün kazanmıştır. Söz konusu yörenin adıyla satılan ürünler tüketiciler tarafından o yörenin adına belli bir güven duyularak tercih ediliyor. İnsanlar nerede yaşarsa yaşasın kendi yöresine has tatları sürekli arar.”

Tüketicilerin hijyenik, sağlıklı ve lezzetli ürünleri tercih etmenin yanı sıra kendi yöresine has lezzeti aradıklarını vurgulayan Keskin, “Geleneksel süt ürünlerimiz, özellikle yöresel bazı peynir çeşitleri, yapımında kullanılan sütten, hayvanın yetiştiği yörenin iklimi ve bitki örtüsünden ve uygulanan işlemlerden dolayı benzerlerinden farklı özellikler taşımaktadırlar. Bu özellikleri nedeniyle söz konusu ürünler bölge veya yöre ile özdeşleşmiş ve bu bölge dışında da tüketilmektedirler. Firma olarak bu tercihlere göre Ezine, Balıkesir mihaliç ve sepet peyniri, Çerkez ve Abaza peyniri, Erzincan tulum, Van otlu, Diyarbakır örgü, Trabzon telli, Bolu kurut ve keş, Kars çeçili ve eski kaşarı, Trakya kaşarı ve beyaz peynirleri gibi daha birçok yöreye ait ürünler satıyoruz” diye konuştu.

Kahvaltı sofraları için yüzlerce ürünün binlerce yöresel çeşidini satmanın yanı sıra firma olarak Zeytincizade ve Tat-Baba markalarıyla Gemlik’te organik zeytin üretimi gerçekleştirdiklerini ifade eden Keskin, kendi markalarıyla zeytin ve turşunun yanı sıra çeşitli süt ürünleri üretimi ve toptan satışını gerçekleştirdiklerini kaydetti.

Etiketler:
Comments Off

Krize rağmen yüzde 50 ihracat artışı bekliyorlar..

 

 Krize Rağmen Yüzde 50 İhracat Artışı Bekliyorlar

 Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en erken kayısı hasadını gerçekleştiren Mersin’in Mut ilçesinde, bu yıl ihracatın yüzde 50 artması bekleniliyor.

Mersin’de kurulu bulunan Akdeniz İhracatçılar Birliği (AKİB) Genel Sekreteri Selami Gedik, Torosların eteklerindeki Mut ilçesinde geçen yıl 55 bin dekar alanda yetiştirilen kayısının ekim alanının bu yıl, 56 bin dekara çıktığını söyledi. Sofralık ve erkenci ürün olması itibariyle diğer yerlerde yetiştirilenlere oranla farklı olan Mut kayısısının geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da üreticisini ve ihracatçısını mutlu etmesinin beklendiğini ifade eden Gedik, “Mut kayısısı, Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en erken hasat edilen ürünü. Bu nedenle kayısımız, bir çok kesim tarafından hemen kabul görebiliyor” dedi.

 Dünya çapında bir kriz ortamı yaşandığını, bundan Türkiye’nin de belirli bir oranda etkilendiğini vurgulayan Gedik, şöyle devam etti: “Kriz ortamında olmamıza rağmen, ilçemizdeki ihracatın yüzde 50 oranında artmasını bekliyoruz. Geçen yıl 20 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirmiştik. Bu yıl da krize rağmen 30 milyon dolarlık ihracat bekleniliyor. Yani Türkiye’nin çıkış yolunun tarımdan geçtiği bir kez daha gösterilmiş olacak.”

Bu yıl 70 bin ton kayısı hasat edilmesi beklenen ilçeden 40 bin ton ihraç ürünü elde etmeyi hedeflediklerini dile getiren Gedik, şöyle konuştu: “Kıştan çıkan Avrupa ülkelerinin meyve ihtiyacını, çilek ve kayısı ile gideriyoruz. Dolayısıyla şu an kaysımıza büyük bir talep var. Aslında İspanya ve İtalya da da üretim var. Fakat bu ülkelerin ihraç edecek ürününün yeteri kadar erken ve miktar olarak az olması nedeniyle şansları az.”

Önümüzdeki yıllarda ihracat rakamlarının daha da fazla olmasının planlandığını vurgulayan Gedik, “Artık her yıl, yeni pazarlar için görüşmeler gerçekleştiriyoruz. İnanıyorum ki, çok geçmeden, en geç bir kaç yıl içerisinde ihraç ürünlerimizi 60 bin tona kadar çıkaracağız. Çünkü bu konuda ilçemizdeki üreticilerde çok bilinçli bir hale gelmeye başladı” diye konuştu.

Kayısıda pazar sıkıntısından çok tanıtım ve bağlantı eksikliğinin hissedildiğine dikkati çeken Gedik, bu konuda destek beklediklerini sözlerine ekledi.

 

 

Etiketler:

“KÖY ENSTİTÜLERİ ve ÜRETKEN İNSAN YETİŞTİRMEK” Prof.Dr. İbrahim ORTAŞ

  

 

“KÖY ENSTİTÜLERİ ve ÜRETKEN İNSAN YETİŞTİRMEK”

 

Her Köy Enstitülerinin kutlama yıl dönümünde ülkemizdeki eğitimin hedefleri ve bugünkü sorunları gündeme gelmektedir. Neden ülkemiz hep eğitim sorunları ile uğraşmakta ve bir türlü çözememektedir. 30 küsur yıl önce şikâyet konusu ettiğimiz konuları şimdi yeniden konuşuyoruz hem de artan sorunlar ile. Doğal olarak neden niçin sorunu çözemiyoruz, bir yerde bir yanlış mı yapılıyor diye sormadan da olmuyor.

Geçen hafta Prof. Filiz KAMACIOĞLU, uzun zamandır gözlediğim ve anlatmaya çalıştığım bir konuyu “Köy Enstitülerinin Özlemle Anılması” başlıklı yazısında şöyle açıklıyordu; “Yıllardır yaptığım gözlemlerden edindiğim izlenim, birçok öğrencinin ve öğretim üyesinin kafalarının karışık olduğudur. Çoğu insan, birçok bilgiyi ediniyor, çok konuşuyor ama iş yapabilme güçleri çok az. Öğrenciler okul bitirmek için not peşinde koşuyor. Öğretim elemanı da yalnız işini yapıyor. Öğrencinin eğitim süreci ne yönde gelişiyor belli değil. Verilen formasyon bilgilendiriyor ama geliştiriyor mu?” Sayın KAMACIOĞLU’nun tespiti ve sorusu sanırım bugün ülkemizin teme sorunu. Bu sorunun temel nedeni bana göre soyut düşünememek ve el becerisinin geliştirilememesidir.   

 

Türkiye’nin Eğitim Sorunu Ciddi Olarak Yeniden Tanımlanmalıdır

Prof. Filiz KAMACIOĞLU eğitimi şöyle tanımlıyor; “bireye doğduğu andan itibaren hayatı boyunca etkisinden kurtulamadığı bilgi, görgü, inanış ve davranışları kazandırdığımız süreçtir. Amacı da algılaması gelişmiş, çağımızı anlayabilen, kendi ayaklan üzerine basabilen, problem çözme yeteneği olan, demokratik davranmayı öğrenmiş, doğruyu eğriyi görebilen, işini kendi duygu ve menfaatine göre değil işin doğrusu ne ise ona göre yapabilen bireyler yetiştirme olmalıdır”.

Maalesef bugün ki eğitim sistemimiz sorun çözme yerine sınava endeksli durumdadır. Ne yazı ki üniversite eğitim sistemimiz diploma ve sertifika alınması temline dayalıdır. 20 milyonluk genç öğrenci nüfusu ile bir çok ülkenin nüfusundan daha fazla olan gençliğimizin geleceğe ilişkin hedef koyamaması, ne yapacağını ve ne aradığının eğitim yolu ile kavranılamadığı ülkelerin başında gelmektedir. Hayatında hiç üretici olmamış, tersine tüketici ve aileye bağımlı hale gelmiştir. Çoğu genç eline bir tornavida verilse bir vidayı sıkamayacak düzeydedir. Her yıl bir milyonun üzerinde öğrencinin sınava hazırlandığı ülkemizde çoğu genç hayatlarının en dinamik döneminde birkaç kez sınava girerek başarısız olmanın verdiği rahatsızlıkla de-moralize olarak istemediği işlerde zoraki çalışmak zorunda kalmaktadır ve çoğunlukla da mutsuz yaşamaktadır.

 

Planlı Yaşamı Sağlayamadık

En önemlisi de bugün halen sağlamakta zorluk çektiğimiz planlı yaşam gelmektedir. Ancak öğrendiğime göre Enstitüde derslerin planlamasın ve uygulamasının öğretici ve öğrenciler ile birlikte yapıldığı görülüyor. Prof. Filiz KAMACIOĞLU’nun ifadesine göre “haftalık, aylık veya mevsimlik çalışma planlan, her enstitünün özelliğine, işlerinin durumuna, talebesinin seviye ve sayısına, öğretmenlerin özelliklerine, iş alanlarının genişliğine göre yapılır ve tespit olunan hafta sayısında ziraat, teknik ve kültür dersleri olarak uygulanmaktadır. Bir diğer kazanımı ise hafta sonları ve ay sonunda etkinliklerin tartışıldığı toplantılar gelmektedir. Tam bir demokratik katılımla herkes görüşlerini açıklar.

Prof. Filiz KAMACIOĞLU’nun ifadesi ile “son yıllarda çok revaçta olan çoklu zekâ kuramı, yaratıcı öğretiler gibi projelere dayalı eğitim” ülkemizde uygulama alanı bulmuştur. İnsanların iş yaparak eğitilmesi, algılarını genişletecek, kendi ayakları üzerine basmalarını sağlayacak, öz güvenlerini geliştirecek bir sistemin halen uygulanabilirliği bulunmaktadır. Üniversitelerde çoklu zekâ kuramına uygun yaparak öğrenme ve üretme modeli uygulanabilir. En azından meslek okullarında uygulanabilir.

 

Enstitüler Vizyon Kazandırıyor

Ne zaman Türkiye’nin temel eğitim sorunları gündeme gelse, aklıma acaba Köy Enstitüleri bir on yıl daha kapatılmasaydı, her köyüne bir öğretmen kazandırsaydı bugün iyi bir yerde olamaz mıydık düşüncesi gelmektedir. Köy Enstitülerinin yerleşim haritasına bakıldığında ülkemizin her alanına dağıtılmış, kuzeyini-güneyinden, doğusunu-batısından ayırmayan, eğitimde bölgesel eşitliği sağlayan enstitüler ülkemize ciddi saygınlığı olan bir eğitim sistemi ve değerli öğretmenler yetiştirmiştir. Kanaatim şimdiki nesillerin çoğunluğu da o öğretmenlerin eserleridir.

Köy Enstitülerinden mezun çok az sayıda kişi halen yaşıyor. Bunlarla konuştuğunuzda kişilerin halen canlı, umutlu ve coşku içinde olduklarını görürsünüz. Burada verilen eğitimin amacı ve yaratılmak istenen gelecek daha net anlaşılıyor. Bilindiği gibi eğitimin amacı kişilerin zihnini açmak ve iyi insan yetiştirmektedir. Bunu yarattığınız zaman geleceğe umutlu ve mutlu üretken insanlar yetiştirirsiniz.

Doğal olarak eğitim aynı zamanda bir sosyal yönlendirmedir. Yalnızca ders çalışmak değil aynı zamanda bir bilinç de kazandırma ortamıdır.

Özellikle yüksek öğrenim kişiye;

1. İtiraz etmeyi öğretmeli

2. Soru sormayı

3. Dünyayı anlamayı

4. Yetişkin birey olmayı sağlamalıdır.

Ülkemiz gençliğinin en ciddi sorunu yetişkin birey olma ve öz güven kazanma sorunudur. Sayın Prof. Dr. Üstün Dökmen ve Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu sık sık TV ekranlarında ve kitap yazarak birey olma, değerler ve kişilik gelişimini anlatmaya çalışmaktadırlar. Yoğun bir ilginin olması sevindirici ancak ülke olarak halen ciddi sorun yaşadığımızı genel tablodan görebiliyorum. Farkına varılabilirlik ve değerler bütünlüğünün maalesef eğitim sistemimiz tarafından sağlanmadığı görülüyor. En azında yaşana gelişmeler ve toplumun tepkileri veya tepkisizliğinden eğitimin evrensel düzeyde bir farkına varılabilirlik kazandırmadığı ortaya çıkmaktadır.

 

 

Enstitü Sorumluluk Kazandırmaktadır

Tam da bu dönemde Köy Enstitülerinde öğrenciye değer ve sorumluluk vermek eğitimin temel ilkesiydi. Öğrencinin üç koyunu otlatmaya çıkarması ve akşam sağ selim geri getirmesi en temel bir sorumluluk yüklemektir. Yaparak öğrenmek ve yaparken zevk almak da eğitimin temel felsefesi ve zorunluluktur. Tam bir demokratik yaşam biçimi öğretilmekte ve yaşatılmaktadır. Okulun okul başkanı ve kol başkanları öğrenciler tarafından kendi içinden seçilmektedir. Derslere katılım esastı.

O dönemde yayınlanan genelgelerde “ders programının ve içeriğinin öğrencilerle birlikte hazırlanması ve onların yaratıcılığına dayandırılması esastır” önerisi getirerek öğrencilerin pasif katılım yerine aktif katılımın sağlanması hedeflenmiştir. Her enstitüde derslerde bulunduğu bölgenin egemen tarımına dayalı eğitim veriliyordu. Her dersin sonunda rapor hazırlama ve sorumluluk yer almaktadır.

 

 

Enstitüler Coşkulu ve Mutlu İnsanlar Yetiştirmiştir

O döneme ait resim ve görüntülerde yaşam ortak alana katılım isteklendirici niteliktedir. Eğlencelerde bile katılımcılık istenmektedir. Birlikte müzik yapmak, halk oyunları oynamak, temsil vermek, o dönemde kızlı-erkekli önemsenilen aktivitelerdir. Her gün müzik ile eğiteme başlayan gençler üretiyor ve ürettiği ile mutludurlar.

*

“Sürer, eker biçeriz, güvenip ötesine,

Milletin her kazancı, milletin kesesine,

Toplandık baş çiftçinin, Atatürk’ün sesine,

Toprakla savaş için, ziraat cephesine. “

        *

Ziraat Marşı daha çok tarımla iştikal eden kesimi motive etmek için Behçet Kemal ÇAĞLAR tarafında güfteleşmiştir. 10.Yıl Marşı’nın şairi olan Behçet Kemal Çağlar’ın dizelerinde kişiye ürettiği ile gururlanma ve öz güven verilmektedir.

Bugün bu heyecan yerini umutsuzluğa ve kısa sürede bir başkasın önüne geçmeye yönelik günü birlik hesaplara dönüşmüştür. Diğer tarafta heyecan yaratacak kişilere de yer verilmiyor. Var olanlarında paçasından tutup aşağı çekmeye çalışmaktayız. Bunun nedeni de yine üretken olmamaktan kaynaklanıyor gibime geliyor.

 

 

Üretici Olmayan Hiçbir Kişi ve Toplum Başarılı Olamaz.

Hayta öğrendiğiniz en büyük birikim nedir? diye sorulursa cevabım, üretici olmaktır. Çevremde gördüğüm bir çok sorunun temelinde de üretimsizliğe tabii nitelikli üretim ve üretilenin hayata dönüştürülememesi gelmektedir.

Sayın KAMACIOĞLU’nun belirttiği ülkemiz insanın çok konuşan iş yapmayan insanlarının üretici olmaması beraberinde öz güveninin de gelişmesini engellemektedir. Çevrenizde mutlaka gözlemişsinizdir, kendisi olmamış, kendi başına üretmeyen, sorun çözemeyen hep başkasının söylemleri ile hareket eden kişilikler zaman zaman tehlikeli de olabilmektedirler.

Sanırım Köy Enstitüleri eğitim sistemi ile kişileri üretici ve sorumluluk sahibi yapmaktaydılar.

Köy Enstitülerindeki eğitim programının temelinde yaparak öğrenmeye dayanan sistemde derslerin yüzde 50’si kültür, yüzde 25’i tarım ve yüzde 25’i de teknik konulardan oluşmaktadır. Enstitülerin en önemli derslerinin başında ziraat dersleri çalışmaları geliyor. Enstitülerin temel öğesi, öğretmen adayını köyden almak ve mezuniyetten sonra yirmi yıl köyde zorunlu hizmet getiriyor olmayı zorunlu kılmasıdır. Köy Enstitüleri yasasının 11-14. maddeleri “köy enstitüsü çıkışlı öğretmene işe başladığı köyde arazi tahsis edilmesi, girdi ve tarım aletleri sağlanmasına amirdi”. Böylece bir tarafta elle iş yaparak hayatı öğrenmekte, diğer tarafta gideceği kırsala yenilik ve teknik götürme şansı sağlamış olmaktadır. Böylece köye yeni üretim götürmenin yaratığı artı değer ve onun mutluluğunu yaşamaktadır.

Okul sıralarında üretken olmayı öğrenmiş ve bir fiil işin içine girmiş ve başarmış kişi kırsalda tek başına sorun çözebilmiş ve o öz güvenle insan yetiştirmiştir. Aslında konunun bu bağlamda bugünde insan psikolojisi açsından ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğine inanmaktayım.

Sonuç olarak, ülkemizin kıt kanat zorlu koşullarında üreterek kendine özgü modeli terk edilmiş, onun yerine bugün sınava endeksli ezberci ve kısır bir konuma gelinmiştir.

Üretmek, ürettiği ile mutlu olan, öğrenen öğrendiğini ve ürettiğini paylaşan mutlu bir toplum halen mümkündür. Tabii bu bir öngörü, vizyon ve önderlik işidir.

Önder toplumu motive eder, heyecan katar ve toplumu canlı tutar. Türkiye’nin buna çok ihtiyacı vardır

Prof.Dr.İbrahim Ortaş

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.

http://www.tarim.gen.tr/haber/koseyazilari-detay.asp?yazar=10&yazi=114

Etiketler:

Kiraz festivali olsun mu? Neden olmasın? Olursa içeriği nasıl olsun?

5 yıl gibi uzun bir süredir türlü külfeti ile birlikte ilçemizin aneneleri arasına giren kiraz festivali maddi imkansızlıklar sebebi ile bu sene yapılmayacak.
Bu bir haber.Birinci ağızdan doğrulanmadı.Gerekli açıklamaları ilgili kurumlar yapacaktır.
Geçtiğimiz kiraz festivalleri amacına uygun olmamaları sebebi ile eleştirilmişti.
“Kiraz Festivali” nin yanına “Kültür” ve “Sanat” kelimeleri eklenerek durum mevcut yönetim tarafından kotarılmaya çalışılmıştı.
Peki halkımızın çim sahada birbirini ezdiği ve toz duman arasında yiyeceklerin satıldığı festival daha medeni,amacına uygun ve en küçük bütçe ile nasıl düzenlenebilir?
Köylümüz,çiftçimiz ile tarım sektöründe faaliyet gösteren firmalar,yeni ürünler,teknolojiler nasıl bir araya getirilebilir? Çiftçimiz nasıl motive edilebilir? Çiftçimize tarım sektöründeki fırsatlar nasıl daha anlaşılır anlatılabilir?
Turizm öğelerimizi nasıl öne çıkararak misafirlerimize sunabiliriz?
Nasıl ilçemize misafir çekebiliriz?
Günübirlik de olsa daha evvel ilçemize gelmemiş yeni yerler görmek isteyen ve doğa turizminden hoşlanan kaç kişinin ilçemize gelmesini sağlayabiliriz,onlara nasıl en ucuz yoldan ulaşabiliriz?
Onlara hangi ürünlerimizi sunabiliriz?
El sanatları,yün patik,atkı,eldiven,içlik,sabunluk,köypeyniri,zeytinyağı,tereyağı,konserveler,turşular,tarımsal ürünler, meyvalar,sebzeler,salça,meyve konsantreleri,reçeller,yerel öğeleri yansıtan promosyonlar, hediyelikler?
10.000 kişilik bir anfi tiyatromuz olsa ,mesela kapılı kaya mevkiinde ilçe çıkışında,orada Bilecik ve çevre öğrenci etkinlikleri ,yaz festivalleri,konserler düzenlenebilir mi?
Dağlarımızı ve ormanlarımızı hunharca kullanan  mermer firmaları, onlar için çok kolay olan işi yani taş kesme işini yaparak ,ilçemiz için sosyal sorumluluk projeleri kapsamında acaba bedelsiz anfi tiyatroyu inşa edebilirler mi?
Bu işlerin takibi,görüşmelerin yapılması,kurumlar arası diyalogların kurulması ve fikirin projeye dönüşmesi için ilgili bakanlıklar ile yazışmaların yapılması için bir komisyon kurulamaz mı?
Medeni bir şekilde kiraz festivalinin eğlence,sanat tarafı burada icra edilse sonraki yıllarda..
Bu anfi tiyatro ilçeye değer katar mı?
İlçeye türlü sebep veya organizasyonla daha fazla insan gelse,geçerken uğrasa,kadınlarımızın göz nuru ürünleri değerlendirilmez mi?
Köy pansiyonculuğuna Ege’deki gibi yavaş yavaş adım atılamaz mı?
Bir takım  iyileştirmeler yaparak festivalde farklı konular işlenebilir mi?
Çiftçiye bilgi ve katma değer sağlayacak seminerlerin de planlandığı,tarım sektöründen makine ekipman üretiminden tutun da,meyve sebze ihraç eden firmalara,ticaret ateşeliklerine,üniversitelere kadar kurumların davet edildiği bir festival olsa,kadınlara,gençlere,çocuklara yönelik eğitim programları ve konferanslar olsa,uluslararası bilinirlikleri olan iki güzide ressamımız sergiler açsa..
Festival eğitim aracı da olur mu acaba?
Siyasi organları harekete geçirecek ve ortak menfaat “Gölpazarının ekonomik,sosyal ve kültürel gelişimi ” için sinerjiyi oluşturacak hamleleri tasarlıyor muyuz?
“Kiraz festivali maddi imkansızlıklar sebebi ile bu sene yapılmayacak.”
Beraber göreceğiz..
Bu bir kampanyadır.
Not:Destek ,öneri,eleştiri ve görüşlerinizi başlığı tıklayarak yazabilirsiniz.
Etiketler:

Çözüm;Beyin Nakli

ÇÖZÜM; BEYİN NAKLİ

TÜM YAZILAR İÇİN ALTTAKİ KUTUYU TIKLAYINIZ   

www.kemalyesilcimen.com

Dünyada bilimsel araştırmalara her yıl 600 milyar dolar harcanıyor. Bu yolla üretilen bilgi ve  teknolojinin  trilyonlarca dolarlık ebedi gelire dönüşmesi, bilimin birinci ayağıdır. Aspirinden uçağa kadar binlerce teknolojik üründen elde edilen bu servet, bağımlı ülkelerden bilim üreten ülkelere sürekli hediye edilir. 

  

 

Kaynaklar :

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri

  www.kemalyesilcimen.com    

•  Çelebi S S: Bilim ve ulusal teknoloji: Niçin ve nasıl? Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi.sayı 1099, 2008

•  Yetiş N: Geçmişten Geleceğe Türk Bilim ve Teknoloji Politikaları. TÜBA yayınları, 2005

Yeşilçimen K: Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir. Hayy kitap 8. Baskı, 2008

http://slaytyerim.com/slaytlar/cat_view/36-salk.html?start=10

Etiketler: